Dünyanın Gözünden Üçüncü Dayatılan Savaşta İran'ın Zaferi

Tesnim Haber Ajansı Stratejik Araştırmalar Merkezi: Okuyacağınız bu metin, dünyanın Üçüncü Dayatılan Savaş hakkındaki değerlendirmelerinin nasıl İran'ın zaferinin anlatıcısına dönüştüğünü gösteren bir araştırma dosyasıdır.
Uluslararası ilişkiler tarihi, tüm askeri ve siyasi güç varsayımlarının birkaç hafta içinde çöktüğü anlara tanıklık etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejimin İran topraklarına yönelik kapsamlı saldırısıyla başlayan kırk günlük savaş, bugün artık yirmi birinci yüzyılda gücün tarihi bir dönüm noktası olarak anılması gereken bir aşamaya ulaşmıştır. Açıkça rejim değişikliği, nükleer kapasitenin yok edilmesi ve hatta Washington'daki aşırılık yanlılarının tabiriyle İran'ı "taş devrine" döndürme hedefiyle başlatılan bu savaş, kırkıncı gününde savaş ile ateşkesin ortasında tamamen çelişkili bir gerçeklikle sonuçlanmıştır.
İran, birinci derece siyasi ve komuta kademesinde ağır darbeler almasına, İslam İnkılabı Lideri Şehit Ayetullah Hamaney ile çok sayıda siyasi ve askeri elitini kaybetmesine rağmen yapısal bir çöküş yaşamadı. Aksine, gücünü hızla toparlayarak mozaik savunma ve uzun menzilli saldırı stratejisini öyle bir şekilde uyguladı ki, dünyanın hayati enerji arterlerini çıkmaza soktu ve CENTCOM üslerinin güvenliğini yerle bir etti. Birkaç gün önce İslamabad'da yürütülen müzakerelerde Amerika, bir fatih olarak değil; savaş öncesinde açık olan ancak şimdi çökeceği yanılgısına düştüğü bir devletin akıllı kontrolü altına giren su yolunun kapalı olması nedeniyle kendi ekonomik düzeninin tamamen çökmesini önlemek amacıyla, bu su yolunu açmak için Pakistan'dan medet uman ve müzakere masasına oturan bir güç olarak yer alıyordu.
Bu rapor, Üçüncü Dayatılan Savaş'ın Amerika ve Siyonist rejim açısından yıkıcı sonuçlarına, İran İslam Cumhuriyeti'nin zaferinin itiraf edilmesine ve bunun orta ve uzun vadeli sonuçlarına dair dünyadaki değerlendirmelerin mevcut belgelere dayalı kapsamlı ve stratejik bir analizini sunmaktadır.


Birinci Bölüm: Batı Cephesindeki Çatlak ile Ahlaki ve Siyasi Meşruiyetin Aşınması

Kırk günlük savaş, sadece askeri alanda değil, aynı zamanda kamu diplomasisi ve ahlaki meşruiyet alanında da Trump yönetimine onarılamaz darbeler indirdi. Vatikan'ın bu saldırıyı açıkça eleştirmesi, Washington'ın ahlaki izolasyonundaki dönüm noktalarından biri oldu. Katoliklerin ruhani lideri Papa, tarihi açıklamalarında Amerika'nın askeri saldırılarını kınayarak, Tanrı'nın asla insanların üzerine bomba atanların yanında yer almayacağını vurguladı. Papa sert bir dille şu ifadeleri kullandı: "Tanrı hiçbir askeri çatışmayı kutsamaz. Mesih'in takipçisi olan hiç kimse, dün kılıç çekenlerin ve bugün bomba atanların yanında asla yer almaz."
Bu sert dini tutumun Amerikan iç politikası üzerinde doğrudan etkileri oldu. Newsweek dergisi stratejik bir analizinde, Papa ile Trump arasındaki benzeri görülmemiş gerilimin, ABD Başkanı'nın ülkedeki Katolikler arasındaki popülaritesinde ciddi bir düşüşe yol açacağına dikkat çekti.
Öte yandan, Amerika'nın Batı bloğundaki geleneksel müttefikleri ilk kez rotalarını açıkça Washington'dan ayırdı. Kanada Başbakanı, tek kutuplu Amerikan çağının sona erdiğini müjdeleyen bir değerlendirmesinde, Amerika'ya bağımlılık döneminin sona ermekte olduğunu açıkça ilan etti. Ülkesinin savunma yaklaşımındaki değişikliğe değinen Başbakan, Kanada'nın savunma bütçesinin yüzde 70'inin Amerika'ya aktarılması döneminin artık kapandığını sözlerine ekledi. Bu kopuş daha yakın müttefikler arasında da görülüyor; İngiltere Başbakanı da Trump'ın savaş çığırtkanı politikalarıyla arasına anlamlı bir mesafe koyarak, ülkesinin ne Hürmüz Boğazı ablukasını desteklediğini ne de herhangi bir baskı altında İran ile savaşa gireceğini açıkladı. Bu durum, Batı'nın İran'ın milli iradesi karşısındaki stratejik ittifakının çöktüğünü gösteriyor.

Bunlara ek olarak İspanya'nın bu savaşta İran'ı destekleyen tutumu ve NATO'nun İran ile savaşa girmesini engellemek için NATO askeri ittifakındaki veto hakkını kullanacağını vurgulaması önemlidir. Tüm bunlar, İran'ın uluslararası destek sağlama konusundaki başarısını ve Amerika'nın İran'a karşı fikir birliği oluşturma gücünün kaybolduğunu göstermektedir.
Ateşkes sürecinde İran'ın Lübnan'ın da ateşkes anlaşmasının bir parçası olduğunu vurgulamasının, Avrupa ile Amerika arasındaki uçurumu derinleştirdiğini ve Batı Avrupalı dışişleri bakanlarının Siyonist rejimin Lübnan'a yönelik saldırılarını durdurması gerektiğini vurguladıklarını belirtmek gerekir. Bu, Avrupa'nın Siyonist rejime karşı bu netlikte görüş bildirdiği nadir anlardan biridir. Bunun nedeni, söz konusu ülkelerin önümüzdeki günlerde ve aylarda yaşanacak enerji krizinin derinliğini fark etmeleri ve İran'ın gücü nedeniyle Hürmüz Boğazı meselesinin askeri bir çözümü olmadığını, İran'ın görüşlerinin dikkate alınması gerektiğini anlamış olmalarıdır.
İran'ın ateşkes sürecindeki hareket tarzı, Avrupa'nın İran'ı savaşın makul bir aktörü olarak görmesini, macera arayan aktörün ise bizzat kendi eylemleriyle Avrupa'nın çıkarlarına zarar veren Siyonist rejim olduğunu anlamasını sağladı. Bu uçurumun oluşması ve durumun bu şekilde idrak edilmesi, İran'ın kırk günlük direnişinin kazanımlarından biri olmuştur.


İkinci Bölüm: Hürmüz'ün Akıllı Yönetimi, İran'ın Stratejik Silahı

Belki de İran'ın bu kırk gün içindeki en hayati kazanımı, boğazı kapatma tehdidinden akıllı yönetim durumuna ve Hürmüz Boğazı üzerinde operasyonel egemenliğe geçişi olmuştur. Batı'nın öngörülerinin aksine İran, denizcilik güvenliğinin Batılıların tanımladığı şekilde sağlanmasına izin vermediği gibi, geçiş ücreti sistemi ve güvenlik filtrelemesi uygulayarak küresel enerji arterinin yönetimini devraldı.
Bu nedenle Foreign Policy dergisi, bu savaşın Tahran'ın düşüşüyle değil, Hürmüz'deki bir geçiş gişesiyle sona ereceğini doğru bir şekilde tespit etti.
Wall Street Journal da bu konuda şu satırları kaleme aldı: "Açık denizler dönemi sona eriyor; bundan sonra herkes para ödemek zorunda." Gazete, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda uyguladığı geçiş ücretinin, Amerika'nın on yıllardır süregelen ve seyrüsefer özgürlüğüne dayanan deniz stratejisini darmadağın ettiğini itiraf etti.
Analistler, İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün, Tahran'a kitle imha silahlarından bile daha büyük bir güç kazandırdığına inanıyor. Economist dergisi yazarı Nicolas Pelham, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmesinin bu ülke için nükleer bir programdan çok daha güçlü bir caydırıcı unsur işlevi gördüğünü düşünüyor.
Sky News de İranlıların Hürmüz aracılığıyla küresel ekonomiye hükmettiğini ve Trump'ın yardımcısı J.D. Vance'in, İranlıların daha ilk günden teslim olacağı yönündeki naif varsayımla İslamabad'a gittiğini vurguladı.
Bu çaresizliğin boyutu Amerikan askeri yetkilileri arasında da belirgindir. CENTCOM Deniz Kuvvetleri eski komutanı Tümamiral John Miller, Trump'ın İran'ın boğazı kapatmasından dolayı kilitlenip kaldığını ve İran'ın insansız hava aracı ile füze kapasiteleri göz önüne alındığında, boğazın askeri yollarla yeniden açılmasının fiilen imkansız veya çok maliyetli olduğunu açıkça itiraf etti. Amerikalı Senatör Raphael Warnock bu durumu şöyle özetledi: "Dünya artık Ortadoğu'dan çıkan her varil petrol için İran'a bir bedel ödemek zorundadır; bu, Trump'ın çılgınlığından önce var olmayan bir durumdur."


Üçüncü Bölüm: Rejim Değişikliği Teorisinin Çöküşü ve İsrail Savaş Makinesinin Yıpranması

İran'ı yok etmek amacıyla başlatılan savaş, artık İran'ın dördüncü yükselen küresel güç olarak otoritesini pekiştirmesini sağlayan bir unsura dönüşmüştür. Bunu Profesör Robert Pape dile getirmiştir.
Bu doğrultuda Haaretz gazetesi sarsıcı bir analizinde, şatafatlı rejim değişikliği vaatleriyle başlayan sürecin, şimdi kırılgan bir ateşkes ve İsrail'in konumunun derinden sarsılmasıyla sona erdiğini yazdı.

Gazeteye göre, İran'ın maksimum askeri baskı karşısında ayakta kalması nihai zaferdir ve Tahran artık bölgesel müttefik ağını korumayı başaran, doların egemenliği dışındaki ticaret yollarını güçlendiren hakim bölgesel güç olarak kabul edilmektedir.
Bu süreçte İsrail'in istihbarat ve güvenlik başarısızlığı inkar edilemez bir gerçektir. Ateşkesin hemen ardından Mossad başkanının değiştirilmesi ve yerine Roman Gofman'ın getirilmesi, ilk hesaplamalardaki başarısızlığı göstermektedir. Mossad, ocak ayı olaylarına benzer iç ayaklanmaların savaşla eş zamanlı olarak İran yönetimini çökerteceği yönündeki yanlış analizlerle İran'a yönelik savaşın temel yapı taşlarından birini oluşturmuştu. Eski ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken şu acı itirafta bulundu: "Taktiksel başarılara rağmen stratejik bir yenilgiyle karşı karşıyayız. Karşımızda daha önce sahip olmadığı, Hürmüz Boğazı'nın kontrolü adı verilen yeni ve hayati bir avantaja sahip olan bir İran var."
Ayrıca Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert Pape, bu savaşı Vietnam Savaşı'ndan bu yana Amerika'nın en kötü stratejik yenilgilerinden biri olarak nitelendirdi. Pape, İran'ın zayıflamak bir yana, 10 ila 16 nükleer silah üretmeye yetecek kadar zenginleştirilmiş uranyuma sahip olarak fiilen resmi bir nükleer güç olma eşiğinde olduğuna ve dünyanın bu konuda hiçbir şey yapamayacağına dikkat çekti. Pape paylaştığı alaycı bir mesajda şu ifadelere yer verdi: "Amerika hala uranyumun teslim edilmesi gibi savaş öncesi taleplerini yineliyor; neden şimdi daha güçlü olan İran, kırk gün önce daha zayıfken kabul etmediği bir şeyi kabul etsin ki?"


Dördüncü Bölüm: Trump'ın Stratejik Çılgınlığı ve Ekonomik İntihar

Ekonomi analistleri, bu savaşın sadece siyasi hedeflerinde başarısız olmakla kalmadığını, aynı zamanda Amerikan iç ekonomisinin de köküne kibrit suyu döktüğünü düşünüyor.
Ünlü ekonomist Steve Hanke, "Trump'ın Tarifeleri + Trump'ın Savaşları = Amerika'yı Yeniden Fakirleştir" formülünü üreterek onun seçim sloganına meydan okudu.
Hanke, X platformundaki paylaşımlarından birinde, İran'ın savaş sırasındaki ekonomik büyüme grafiğinin Avrupa'nın büyüme grafiğiyle aynı olduğunu ve Batı'nın öngörüleri ile propagandasının aksine bir çöküş yaşamadığını vurguluyor.
Forbes dergisi de Amerikalıların ekonomik geleceğe yönelik karamsarlığının tarihin en yüksek seviyesine ulaştığını bildirdi.
Önde gelen ekonomistlerden Peter Schiff, Trump'ın eylemlerinin boğazı açmak bir yana, daha da sıkı kapanmasına yol açacağını öngördü. Trump'ın karşılıklı abluka tehdidine atıfta bulunan Schiff, 150 dolarlık petrol beklentisine girilmesi gerektiği konusunda uyararak açıkça, "İran artık Amerika'nın zayıf konumda olduğunu biliyor" dedi.
Bu stratejik hata, uluslararası analistlerin Trump'ı bir "kumarbaza" benzetmesine neden oldu. The Times gazetesi zekice çizilmiş bir karikatürde İslamabad'daki müzakere masasını şöyle tasvir etti: Amerikan tarafı akıl dışı risklerle süslenmiş iskambil kağıtları gibi kumar araçlarıyla otururken; İran tarafı hassas hesaplamaları temsil eden bir satranç tahtasıyla masada yer alıyor.
New Statesman dergisi de tartışmalı bir manşet atarak şöyle yazdı: "Donald Trump Amerikan İmparatorluğunu Nasıl Yok Etti?"
Bu imparatorluk yıkımı o kadar büyük boyutlardadır ki Avrupa Parlamentosu eski üyesi Mick Wallace bile ironik bir şekilde, İranlıların sadece zorbalıktan ve cehaletten anlayan kişilerle diplomasi yürütmek için "fazla medeni" olduklarını söyledi.


Beşinci Bölüm: Müzakere Heyetlerinin Doğası ve Washington'daki Kimlik Krizi

Amerika'nın bu savaştaki temel zorluklarından biri, ulusal çıkarlarının İsrail'in çıkarlarıyla iç içe geçmesi olmuştur. Alon Mizrahi isabetli bir analizinde şu temel farka dikkat çekti: "İran müzakere heyeti İran için müzakere ediyor, ancak Amerikan heyeti gerçekte İsrail için müzakere ediyor."

Bu görüş eski CIA subayı Philip Giraldi tarafından da tekrarlandı. Giraldi, Trump'ı sırf "İsrail adlı bir apartheid devletine iyilik olsun diye" 90 milyonluk bir kültürü yok etmeye çalışan "psikopat bir megaloman" olarak nitelendirdi.
Amerikalı gazeteci Max Blumenthal bile X hesabında, Kushner ve Witkoff gibi piyonların önderliğindeki Amerikan heyetinin fiilen sadece barbarlık ve zorbalığın dilinden anlayan İsrail ajanları olduğuna dikkat çekti. Bu bağımlılık öylesine bir noktaya gelmiştir ki, hassas İslamabad müzakereleri sırasında bile Washington Post gibi bazı aşırılık yanlısı yayın organları anlaşma sağlanamaması halinde İranlı müzakerecilerin öldürülmesini önerebilmektedir; bu da Amerikan stratejik düşüncesindeki mutlak çaresizliğin bir göstergesidir.


Altıncı Bölüm: Sahadaki Gerçekler ve İran Tarzı Zafer

Batı'nın medya propagandasının aksine, realist uzmanlar sahadaki kazananı belirlemiş durumdalar. Realizm akımının büyük teorisyenlerinden John Mearsheimer şu vurguyu yaptı: "İran bu savaşı kazanıyor ve stratejik çıkarı, talepleri karşılanana kadar savaşı sürdürmekten geçiyor." Mearsheimer, Trump'ın arabuluculuk yapması için Pakistan'a yalvarmasının, Amerika Birleşik Devletleri'nin karşı karşıya kaldığı ciddi tehlikelerin idrak edildiğinin bir göstergesi olduğunu belirtti.
Ayrıca Karim Sadjadpour, The Atlantic dergisinde yazdığı makalede artık "Trump'ın siyasi geleceğini belirleyenin İran" olduğunu ifade etti. Bu saldırının 50 milyar dolarlık maliyetine dikkat çeken Sadjadpour, İran'ın J.D. Vance'in siyasi geleceği ve Trump'ın halefi konusunda bile veto hakkı elde ettiğini vurguladı. Bu analiz, The Economist dergisinin oğul Bush'un Irak savaşı sırasında erken zafer ilan etmesine atıfta bulunan "Görev Tamamlandı" başlıklı tasviriyle örtüşmektedir; Trump bu hatayı daha feci boyutlarda tekrarlamıştır.
Bu arada bölge ülkeleri de yeni pozisyonlar aldılar. Amerika'nın gücündeki sarsıntıyı gören Recep Tayyip Erdoğan, NATO ile hareket etmek yerine İsrail'i "ahır" olarak nitelendirerek askeri müdahale tehdidinde bulundu. İran-Amerika müzakerelerinin adil bir barışla sonuçlanmaması halinde Türkiye'nin İsrail'e karşı çatışmaya girmeye hazır olduğunu açıkça belirtti. Bu durum, İran-Amerika savaşının bu tarafında Amerikan hegemonyasına duyulan korkunun bölgede ve dünyada çöktüğünü gösteriyor. Bu doğrultuda Türkiye Dışişleri Bakanlığı da resmi açıklamasında Netanyahu'yu zamanın Hitleri olarak nitelendirdi.


Yedinci Bölüm: Altyapı ve Teknik Bilgiyi Yok Etme Projesinin Çöküşü

Amerika'nın altyapıyı bombalayarak İran'ı "taş devrine" döndürme çabası da başarısızlıkla sonuçlandı. Eski Dışişleri Bakanı John Kerry mantıklı bir açıklamayla, bombalama yoluyla İranlı bilim insanlarının zihnindeki bilginin yok edilemeyeceği uyarısında bulundu. Kerry, İran'ın nükleer yakıt döngüsünü tamamen kavradığını ve bombaların bu bilimsel gerçeği değiştiremeyeceğini vurguladı.
Gerçek şu ki, İran'ın Kuveyt'ten Suudi Arabistan'a kadar Fars Körfezi'nin güneyindeki petrol kuyularına stratejik darbeler indirme kapasitesi, karşılıklı bir baskı unsuru oluşturmuştur ve dünyayı "Buz Devri"nin eşiğine getirebilir. İran'ın düşman hedeflerine stratejik saldırılar düzenleme kabiliyeti nedeniyle enerji ve altyapı alanındaki bu dehşet dengesi, Amerikalı Senatör Chris Murphy'nin kibirli ve aptalca olarak nitelendirdiği tüm o kibirli söylemlere rağmen, Amerika'nın müzakerelerin başlaması için İran'ın öne sürdüğü on şartı kabul etmesine neden oldu.


Genel Değerlendirme ve Nihai Sonuç: Aydınlık Gelecek

İran ile Amerika arasındaki kırk günlük savaş geçici bir askeri çatışma değildir. Bu savaş, Monroe Doktrini'nin küresel versiyonunun sonu ve Amerika'nın Batı Asya ile dünyadaki hegemonik istikrarının çöküşüdür. Çin'in Xinhua haber ajansı bu durumu çok iyi tasvir etmiştir. Ajans, denizde boğulmakta olan bir Amerikan Sam Amca karikatürü çizmiş ve birisinin kendi zaferlerinde boğulduğunu yazmıştır.

Amerika, düşüncesizce attığı adımların sonuçları içinde boğulmaktadır. İran ile girilen savaşta bu eylemlerin sonuçları şunları içermektedir:
1- İran'ın Egemenliğinin Pekiştirilmesi: İran, siyasi ve askeri lider kadrosunu kaybetmesine ve bu büyük şahsiyetlerin şehadetine rağmen, ulusal gücünün bireylerden ziyade kurumlara ve dayanıklı bir devrimci söyleme dayandığını kanıtladı.
2- Hürmüz Üzerindeki Egemenlik: Hürmüz Boğazı'nın İran tarafından akıllı bir şekilde yönetilmesi medyatik bir tehdit olmaktan çıkıp küresel bir gerçekliğe dönüştü. Amerikan askeri gücünün yok edemeyeceği ve bu nedenle bundan böyle küresel ticaret gerçeğinin bir parçası olarak tanınması gereken bir gerçeklik. Bu önemli husus, İran'ın Amerika'nın son askeri ve siyasi hilelerine karşı direnmesine ve bu jeopolitik kazanımı ekonomik zenginliğe dönüştürmesine bağlıdır.
3- Bölgesel Dizilimin Değişmesi: İspanya, Kanada ve İngiltere'nin Washington'ın saldırgan politikalarından ayrılması ve Türkiye'nin İsrail'e yönelik doğrudan tehditleri, Tel Aviv-Washington ekseninin benzeri görülmemiş bir izolasyon içinde olduğunu gösteriyor. Görünüşe göre Avrupa, Amerika'dan önce İran'ın gücünün gerçekliğini fark etti ve bununla yaşamaya çalışıyor; ancak Amerika'nın, İran'ın Hürmüz Boğazı'nın yönetimindeki gücünün gerçekliğini kavraması ve bu yönetimin İran'a küresel ekonomide nasıl bir etki gücü sağladığını anlaması zaman alacak inatçı ve kibirli politikacıları var.
4- İsrail Güvenlik Modelinin Çöküşü: Mossad başkanının düşüşü ile Haaretz ve Jerusalem Post'un itirafları, Siyonist rejimin İran'a yönelik güvenlik-askeri stratejisinin başarısız olduğunu ve artık Batı ekonomisinin üzerinde kılıcı tutan tarafın İran olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, John Mearsheimer ve Robert Pape'in de vurguladığı gibi, İran şu anda savaş öncesine kıyasla çok daha güçlü bir konumda bulunuyor. İslamabad'da veya başka bir yerde varılacak herhangi bir anlaşma, Amerika'nın şu yeni gerçekliği kabul etmesine bağlıdır: Sadece hiçbir güç İran'ı taş devrine döndüremez değil, aynı zamanda dünyanın Buz Devri'ne girmesinin veya çıkmasının anahtarı da İran silahlı kuvvetlerinin güçlü ellerindedir.
Mevcut müzakereler geçmişe dönmek için değil, bölgesel ve belki de küresel bir güç olarak, dünyanın ana arterlerine hükmeden İran'ın inkar edilemez bir konuma sahip olduğu yeni düzenin kurallarını çizmek içindir. Amerika ya bu gerçeğe boyun eğmeli ya da 150 dolarlık petrol fiyatları ve geleneksel müttefiklerinin Washington'ın koruma şemsiyesinden çıkmasıyla imparatorluğunun yavaş yavaş çöküşünü izlemelidir. Bu, Amerikan-Siyonist ekseninin bu savaşta İran'a karşı kullandığı son hilelerin bizzat İran tarafından yönetilmesine bağlıdır. Son olarak vurgulanmalıdır ki; İran'ı yok etmek için tasarlanan bir savaşın nihai galibi, şimdi derin yaraları olan ancak çelik gibi bir iradeyle ve Allah'ın yardımıyla dünyanın satranç tahtasının tam kalbinde oyunun kurallarını belirleyen sistemin ta kendisidir.