Türkiye Hükümetine Yakın Yayın Organından Eş-Şer'a'ya Siyonizm ile Uzlaşma Çağrısı


Tesnim Haber Ajansı Uluslararası Haberler Servisi'nin bildirdiğine göre, Siyonist rejimin Lübnan ve diğer ülkelerde güvensizliği ve savaşı teşvik etmede yeniden rol oynaması analistlerin dikkatini çekti. Ancak bu arada, Türkiye'de iktidar partisine yakın medya organları, Suriye'nin yeni hükümetinin İsrail'in hamlelerine karşı özel bir tepki göstermemesi gerektiğini sürekli olarak hatırlatıyor.

Aşırılıkçı Heyet Tahrir eş-Şam grubunun ve Ahmed eş-Şer'a'nın Suriye'de iktidara gelmesinin ardından bu ülkenin yeni bölgelerinin Siyonist güçler tarafından işgal edilmesine rağmen, Şam medya ve propaganda alanında bile İsrail rejimine karşı özel bir tepki göstermedi.

Belki de bunun önemli nedenlerinden biri, Ankara yetkililerinin Ahmed eş-Şer'a'nın Netanyahu'nun eylemleri karşısında sessiz ve pasif kalması gerektiğine dair tekrarlanan tavsiyeleridir. Bu konu o kadar açık ve belirgindir ki, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin düşünce kuruluşuna yakın gazetelerden biri olan Akşam gazetesi, Şam'ın İsrail'e karşı pasif kalmasının gerekliliğini dile getirmekten çekinmiyor.

Bu gazetenin baş analistlerinden Murat Özer, "Suriye İsrail'e Savaş İlan Etmeli mi?" başlıklı makalesinde bu konuyu ele aldı.
O, Suriye'nin mevcut durumuyla özel bir ilgisi olmayan bazı yakın dönem tarihi olaylara atıfta bulunarak, Şam'ın Siyonist rejime karşı pasifliğini bir zorunluluk olarak sunmak istiyor.
Murat Özer'in uzlaşmacı tavsiyelerini gözden geçirmek birçok açıdan ilginçtir ve Ankara-Şam'ın İsrail'in şiddet odaklı hamlelerine yönelik ortak bakış açısının gerçek boyutlarını ortaya çıkarabilir.

Özer'in tavsiyelerinin bazı bölümlerini birlikte inceleyelim:


Mısır ve Özbekistan'dan Suriye'ye
Bazıları Suriye hükümetinin hemen şimdi İsrail'e karşı savaşmasını bekliyor. Gelin bazı tarihi olayları birlikte gözden geçirelim ve ardından Suriye'nin İsrail karşısındaki tutumu hakkında net bir sonuca varalım. 1952 yılında Cemal Abdünnasır Mısır'da iktidara geldiğinde, çoklu devrimlerinin hedeflerine ulaşmak için mutlak bir otoriteye ihtiyaç duyuyordu ve ne pahasına olursa olsun Müslüman Kardeşler akımını da yanına alması gerektiğini hissediyordu. Zira Müslüman Kardeşler, El-Ezher'den tüm kurumlara ve sendikalara kadar nüfuza sahipti. Sonuç olarak, uzlaşmak amacıyla Müslüman Kardeşler'in lideriyle müzakerelere başladı.

Cemal Abdünnasır, Müslüman Kardeşler liderinden sert ve sıkı şartlar duymaya kendini hazırlamıştı. O, Müslüman Kardeşler'in Mısır içinde ağır talepleri olduğunu ve hatta Mısır'ın dış ve bölgesel politika çizgisinde de bazı önemli hususların dikkate alınmasını beklediklerini düşünüyordu.
Bununla birlikte, 1953'te Müslüman Kardeşler ile müzakereler başladığında ve Cemal karşı tarafa "Siz ne istiyorsunuz?" diye sorduğunda, hem şaşırtıcı hem de rahatlatıcı bir cevap aldı.

Müslüman Kardeşler lideri Cemal Abdünnasır'a, "En önemli talebimiz, Mısırlı kadınların ve kızların İslami tesettüre sahip olmasıdır" dedi.
Bu talebi duyan Cemal Abdünnasır rahatladı ve tüm hedeflerini kolayca ilerletebileceğini anladı. Yıllar sonra yaptığı halka açık bir konuşmada, Müslüman Kardeşler'in bu talebiyle alay etti. Ancak mesele sadece başörtüsü konusuyla alay etmek değildi. Mesele şuydu ki, Cemal Abdünnasır aynı toplantıda Müslüman Kardeşler'in üst düzey talepleri ve önemli öncelikleri olmadığını ve onları Mısır'ın siyasi sahnesinden kolayca silebileceğini fark etmişti.
Nitekim daha sonraları Cemal'in emriyle ve sahte bir suikast girişimi kurgulanarak, Müslüman Kardeşler'in bazı önemli figürleri suçlanıp idam edildi ve liderleri de 1973 yılındaki ölümüne kadar ev hapsinde tutuldu.

Siyasi basiret eksikliğinden dolayı önemli öncelikleri ayırt etme yeteneğinden yoksun olan sadece Mısır'daki Müslüman Kardeşler değildi.

Başka bir örnek vereyim. 1991 yılında, Sovyetler Birliği'nin dağılma döneminde, Türkistan'ın kalbinde ve Özbekistan ülkesinde bir başka önemli olaya tanık olduk. Orada da Özbekistan'ın bağımsızlığını ilan etmesi sürecinde İslamcıların bir kısmı yüksek bir toplumsal nüfuza sahipti ve yeni ve bağımsız Özbekistan'ın lideri, Tahir Can Yoldaşev'i yanına alması gerektiği sonucuna vardı. Neden? Çünkü genç ve küçük yaştaki Yoldaşev, çok popüler bir dini-sosyal liderdi ve herkes ondan çekiniyordu.

Bu nedenle Özbekistan lideri İslam Kerimov, ülkenin siyasi ve yapısal gelişmeleri hakkında onunla da istişare etmeyi, taleplerini dinlemeyi ve gerekli tavizleri vermeyi gerekli gördü. Kerimov, ağır talepler duymaya ve çaresizlikten ülkenin siyasi gücünün bir kısmını İslamcılara bırakmak zorunda kalacağına kendini hazırlamıştı.

Hayatının sonuna kadar İstanbul'da sürgünde yaşayan Özbek matematik profesörü Alibey Yolyahşi hikayeyi bana şöyle anlattı: Kerimov, Tahir Can'ı destekleyen binlerce İslamcının huzurunda ona "Siz ne istiyorsunuz ve beklentileriniz nelerdir?" diye sordu. Cevap şuydu: "Sizden cumhurbaşkanlığı yemin töreninin mutlaka Kur'an-ı Kerim ile yapılmasını ve ayrıca Cuma gününün de ülkenin takviminde resmi tatil olarak yer almasını istiyorum!"

Oysa Özbekistan dünyanın en büyük pamuk üreticilerinden biriydi ve buna rağmen ülke nüfusunun büyük bir kısmı yoksulluk ve açlık çekiyordu, kaynakların ve gelirlerin dağılımında hiçbir adalet yoktu, güç devlet kurumları yerine mafya çetelerinin elindeydi ve ulusal ordu da henüz kurulmamıştı.

Tahir Can bu önemli önceliklere işaret etmek yerine, Cuma gününün takvimde resmi tatil olarak yer almasını istiyordu. Sonra ne oldu? Kerimov'un çetesi, Tahir Can ile binlerce öğrencisini ve destekçisini terörist ilan etti.
Onlar da kendilerini Afganistan'ın Veziristan bölgesinde buldular ve oradaki çatışmalarda öldürüldüler. Ancak Kerimov bir diktatör olarak tam 26 yıl boyunca iktidarı elinde tuttu. Buna karşılık Türkiye'de, Recep Tayyip Erdoğan 2002 yılında iktidara geldiğinde meselelere uyanıklık ve sağduyu ile yaklaştı.

O dönemde Türkiye'de başörtüsü ve türban kullanımı yasaktı ve herkes Erdoğan'ın zaferin ertesi günü bu yasağı kaldırmasını bekliyordu. Ancak Erdoğan'ın gerekli zemini hazırlaması tam 7 yıl sürdü ve 2009 yılında İslami tesettür yasağının kaldırıldığını duyurdu.
Neden? Çünkü onun temel öncelikleri şunlardı: Devletin temellerini sağlamlaştırmak, askeri vesayet mirasını kademeli olarak ortadan kaldırmak, ekonomik refahı artırmak ve Türkiye'nin savunma sanayisinin büyümesine yardımcı olmak.


Dolayısıyla mevcut koşullarda Suriye'de de aynı model izlenmelidir. Şimdi 14 yıllık mücadele ve savaşın ardından Suriye'de yeni bir hükümet iş başındayken, kimse bu hükümetin İsrail'e karşı savaşmasını beklememelidir. Onlar Mısır'daki Müslüman Kardeşler'in ve Özbekistan'daki İslamcıların durumundan ibret almalı ve böyle bir teklifte bulunmamalıdırlar.
Suriye'nin şu anda İsrail ordusuna karşı savaşa değil, şehirlerin yeniden inşasına, sanayi ve ticaretin güçlendirilmesine, ulusal bir ordunun kurulmasına ve Şam için küresel itibar kazanmaya ihtiyacı var.

Safsatadan Uzlaşmaya

Yukarıdaki notun metni, Akşam gazetesi baş analisti Murat Özer'e aittir. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin düşünce kuruluşuna yakın bu gazetede, Suriye'nin Siyonist rejimin saldırgan eylemleri karşısında pasif kalmasının ne şekilde haklı çıkarılmaya çalışıldığını gördük.
Tüm bunlar olurken, yazarın bahsettiği her iki örnek de, yani Mısır'daki Müslüman Kardeşler'e karşı Abdünnasır ve Özbekistan'daki İslamcılara karşı Kerimov örneği, Suriye'nin İsrail karşısındaki mevcut durumuyla alakasızdır.
Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Analist, safsatacı bir bakış açısıyla, Ahmed eş-Şer'a'nın Netanyahu karşısındaki mevcut uzlaşmacı yaklaşımını haklı çıkarmaya çalışmıştır.