İnkılap Meydanı'nda Yeni Yıl Başlangıcı: Gözyaşı, Direniş ve Umudun Hikayesi
- İran haber
- 21 Mart, 2026 - 07:29
Tesnim Haber Ajansı -Saatler önce başkentin İnkılap Meydanı'nda 1404 (2025) yılı sona erdi ve 2026(1405 yılı) Liderimiz Ayetullah Seyyid Ali Hamaney olmadan başladı. Bu durum, bu sistemin şahıslara bağlı olmadığını ve yoluna devam ettiğini; her askerin bir görevi olduğunu ve bu yolun kişilerin gidişiyle durmayacağını bir kez daha gösterdi. Burada, şehrin kalbinde bu kavram sadece sloganlarda değil, halkın vakur duruşunda anlam buldu.
Saat 15:00 sularında İnkılap Meydanı'na geldim; yağmur yeni dinmiş olsa da sokaklar hâlâ ıslaktı. Lambaların asfalt üzerindeki yansıması meydana özel bir atmosfer katıyor, yağmur sonrası toprak kokusu kış mevsiminin son gününün hafif serinliğiyle insanların yüzüne çarpıyordu. İnsan trafiği yavaş yavaş artıyor, herkes bir şekilde yeni yılın dönüm anına hazırlanıyordu.
Bir genç, karton kutuları katlayıp İnkılap Meydanı çevresine getirerek oturmak isteyenler için altlık hazırlıyordu; basit ama anlamlı bir çaba. Yeni yıl öncesindeki kalabalık ve telaş içinde bu küçük dokunuşlar, ortama bir dayanışma rengi katıyordu.
Biraz ötede yaşlı bir hanım, İnkılap Meydanı'nın kenarında "Heft-Sin" sofrasını kurma telaşındaydı; elleriyle her parçayı özenle yerine yerleştiriyordu. Sofrasında Şehit Lider ve Ağa Seyyid Mücteba'nın fotoğraflarının yanı sıra diğer bazı şehitlerin resimleri de vardı. Sofrada buğday ve mumun yanında bir de silah görülüyordu; evlerde görülenlerden farklı bir kompozisyon.
Ona, geleneksel Heft-Sin öğeleri yerine neden bunları seçtiğini sorduğumda duraksadı ve şöyle dedi: "Buğdayı bereketi için, mumu yolumuza ışık olsun diye, silahı ise sonuna kadar ayakta olduğumuzu söylemek için koydum." Sesi sakindi ama kelimeleri kendinden emin ve kararlıydı; sanki bu sofra sadece bir gelenek değil, bir bildiriydi.
Onunla konuşurken başka bir hanım iki küçük çocuğuyla meydana geldi. Çocuklar merakla etrafa bakıyor, bazen annelerinin elini tutuyor, bazen de getirdikleri oyuncaklarla oynuyorlardı. "Ya Sahibu'z-Zaman" bayrağının üzerine yeşil tespihler dizdiler, meydandaki diğer çocuklar için hazırladıkları kalemleri ve rüzgar güllerini özenle yan yana koydular.
Bu hanım, bazı arkadaşlarının bu akşam meydana gelen çocuklara küçük hediyeler vererek bu devrim günlerinden onlara bir anı kalmasını adadıklarını, kendisinin de bu hediyelerin dağıtımını üstlendiğini söyledi. Bu sırada birkaç NOPO (Özel Kuvvetler) görevlisinin meydandaki çocukların yanına gelerek gülümsemeyle oyuncak ve çikolata dağıttığını gördüm; bu sahne çocukların gülüşlerinin meydanın ciddi atmosferine bir anlığına galip gelmesini sağladı.
Aynı esnada birkaç kişi Siyonist rejim ve ABD bayraklarını yere serdi; halk, yaya veya araçlı fark etmeksizin bu bayrakların üzerinden geçti ve onları çiğnedi. Bu sahne, biriken öfkenin ve meydandakilerin net duruşunun bir göstergesiydi.
Yeni yıl özel programı resmen başladı; projektörler parladı ve hoparlörlerden gelen ses meydanda yankılandı. Askeri üniforma giymiş gençler düzenli saflar halinde durarak destansı marşlar okudu; genç ama vakur sesler... Ardından Muhammed Hüseyin Puyanfer mersiye okumaya başladı ve meydan farklı bir atmosfere büründü; coşku, keder ve direnişin bir karışımı.
Mersiye ve sinezen sırasında yağmur tekrar başladı; damlalar yavaş ama sürekli bir şekilde insanların başına ve yüzüne düşüyordu ancak kimse yerini değiştirmedi. Kimse sığınacak bir yer aramadı; kalabalık omuz omuza orada durdu ve meddahla birlikte mırıldanmaya devam etti: "İran, Bakiyatullah'ın Şii evidir." Bu toplu mırıltı, yağmurun sesiyle birleşerek hafızalara kazınan özel bir hal oluşturdu.
Unutulması zor bir sahne oluşmuştu: İnkılap Meydanı, İran bayrakları, ailelerin sade sofraları ve sokak ortasında yan yana oturmuş insanlar... Sanki sokak bir siper haline gelmişti ve halk, ne koşulda olursa olsun bu siperi terk etmemeye kararlıydı.
Evet, Hacı Kasım Süleymani'nin dediği gibi, "İran bir haremdir" ve bu halk, canıyla kanıyla bu haremi koruyor; 2026 yılının ilk dakikalarında İnkılap Meydanı'nda açıkça görülen manzara buydu.
Biraz ileride tekerlekli sandalyede oturan bir beyefendi vardı. Yüzü sakin ama bakışları kararlıydı. Yanına gidip neden orada olduğunu sorduğumda şöyle dedi: "Yeni elbiselerimi giyip sokağa çıktım ki düşmanlarımıza hâlâ yaşama sevincimiz olduğunu ve savaş günlerinde bile moralimizi bozmadığımızı söyleyeyim."
Tekerlekli sandalyede olmanıza rağmen bu yağmurlu günde sokağa çıkmak zor gelmedi mi diye sorduğumda şu cevabı verdi: "Benim işim, füze fırlatıcısının (lançer) başında bekleyen o Devrim Muhafızı kardeşimden daha zor değil. Vücudumda can olduğu sürece ülkemi desteklemek için meydana gelmeliyim ki düşman burasının İran olduğunu bilsin." Kelimeleri basitti ama ağır bir anlam taşıyordu; tecrübe ve inançtan süzülen sözlerdi.
Yeni yıl anına yaklaştıkça kalabalık artıyordu; insan dalgaları yavaş yavaş meydanı dolduruyordu. Diğer vatandaşlarla röportaj yaparken yağmur dindi ve aniden Tahran semalarında bir gökkuşağı belirdi; bu sahne bakışları bir anlığına gökyüzüne kilitledi ve mırıltıları kısa bir sessizliğe dönüştürdü.
Kalabalığın arasında, dış görünüş itibarıyla belki bu manevi atmosferle ilgisi yokmuş gibi duran ama tamamen İran'ın yanında olan genç kızlar vardı. Onlara yeni yılı neden aileleriyle geçirmek istemediklerini sorduğumda, her ikisi de hiç düşünmeden "Buradaki bu insanlar bizim ailemiz; yeni yıla girmek için buradan daha iyi neresi olabilir?" dediler. Kısa ama aile tanımını genişleten anlamlı bir cevaptı.
Bu sırada, vatan şehitleriyle birlikte yeni yıla girmek için bir şehit tabutu meydana getirildi; kalabalık kendiliğinden yol açtı ve bakışlar tabuta yöneldi. Sunucu şöyle dedi: "Bu şehit İran'da sıradan bir vatandaştı, asker değildi; ondan geriye sadece bir el ve göğüs kafesinin bir parçası kaldı."
Sadece bu birkaç kelime bile, düşmanın hiçbir askeri rolü olmayan masum sivillere saldırmak için hangi mühimmatı ve ne boyutta bir hacmi kullandığını, düşmanın habisliğini kanıtlamaya yetmişti; meydanın gürültüsü içinde bir anlık sessizlik ve teessür yaratan acı bir gerçek...
Hüccetülislam Akamirî halka hitaben birkaç dakika konuştu; sesi kalabalığın içinde yankılanıyor ve herkes dikkatle dinliyordu. Konuşmasının sonunda, zorlukla gizlediği bir hıçkırıkla şunları söyledi: "İnsanlar, her yıl Liderimiz yeni yılda tebrik mesajı yayınlar ve bizim için dua ederdi; bu yıl da Şehit Lider'in bizim için dua ettiğine eminim." Bu birkaç cümle, kalabalıkta bir duygu seline yol açmaya yetti.
İnkılap Meydanı, ellerinde İran'ın üç renkli bayrağıyla sokağa çıkmış ailelerle doluydu; bayraklar çocukların ve yetişkinlerin ellerinde dalgalanıyor, gece ışığında ve havanın neminde özel bir görünüme bürünüyordu. Ne dersem diyeyim veya ne yazarsam yazayım, yeni yıla saniyeler kala oluşan o güzel sahneyi, zamanın sanki daha yavaş aktığı o anı tam olarak anlatamazdı. Aniden sunucu duyurdu: "Hicri Şemsi 1405 (2026) yılı başlamıştır."
Oruçlu halk ellerini duaya açtı; dudaklar yavaşça kıpırdıyor, herkes içinden bir dilek mırıldanıyordu. Tam o anda, Devrim'in Şehit Lideri'nin sesi meydanda yankılandı: "Aziz İran halkı, selam..."
Gözyaşları boşaldı; benzerine az rastlanır bir sahne oluştu. Artık canlı olarak duyulmayacak olan o sesin içinde, halkın ağlama ve hıçkırık sesleri yankılandı. Gözyaşları istemsizce akarken, aynı anlarda hava savunma sisteminin (padafand) sesleri bir kez daha duyuldu ve meydanın duygusal atmosferini bu günlerin acı gerçekliğiyle perçinledi.
Halk tüm hüznünü ve gözyaşını topladı ve aniden büyük bir öfke ve metanetle "Allahu Ekber" feryadını yükseltti; kederden doğan ama rengi direniş olan bir feryat.
Akşam ezanı yankılandı; mübarek Ramazan ayının son ezanı ve son iftar sofraları... Halk için iftar sofraları hazırlanmış olmasına rağmen, birçok aile yanlarında getirdikleri mütevazı iftarlıkları diğer vatandaşlarla paylaştı; ekmek, hurma, çay ve en basitinden ne varsa... Ama bir arada olunca her şey daha derin bir anlam kazanıyordu.